29 Ekim 2007 Pazartesi

29 Ekim’de Ankara…

Merhaba canım okuyucum; yazılarını seyreltmekten vazgeçmenin nedeni ne ola ki dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama ne yapayım dayanamadım. Aslında yazacak çoook şey var ama kendimi tutuyordum. Taaa ki bu güne yani 29 Ekime kadar. Bu bayramlar hele Ankara’da olanlar için biraz farklıdır. Çocukların çoğu tören alanına gitmek ister. Onları götürebilecek yegane insanlar anne-babaları ise genelde götürmez.

Böylece yıllar geçer o birçare yavrucak genç bir deliiiuğanlı oluverir. Lise yılları ilk kez Ankara Hipodrom törenlerine katılma yılları oluverir. Ama bu katılım istekli değil zorunludur; yani liseli tabiriyle ss’dir. İlk gidişimde (milli olulşumda) biraz heyecanlı, biraz da buruktum. Heyecan ilk kez törenlere katılmaktan burukluk ise ilk seferin böyle olmasındandı her halde. Tabi törenden münasip bir zaman önce "ya arkadaş biz törene katılacaz hiç talim yapmıyoruz" dediğimde, o ‘ya arkadaşlardan’ biri gülerek, “Olum biz yürümeyecez kalabalık edecez.” diyerek bir yanlış anlamayı düzeltmişti. Olsun. Ne gam! Hatırlıyorum da kafamda dolanan şu sorulara engel olamıyordum: Lise, öğrencilerini törene götüren bir nevi ana, bir nevi baba mıydı? Acaba anne ve babalarımız da lise olmuş muydu?

Neyse benim canım okuyucum, törene ilk kez katılan öğrencinin ruh halini iyi bilirim neticede. Yazımı yazma gerekçem o zamanki düşüncelerimde gizli. Efendiler, hissettiğim burukluğumu bir yana bırakırsak tören mahalli şu şekildeydi (Söylev’den mi etkilendim acaba): karşıda tören locası bulunmaktaydı. Bu locada Cumhurbaşkanlığı forsu bulunmaktaydı. Yanında da genişçe bir izleyici bölümü bulunmaktaydı. Ben küçüklüğümden beri protokol tribününün yanındaki bu tribünü halkın töreni izlediği yer olarak düşünürdüm. Ne yazık ki ilk gördüğüm şey o koca tribünün halkın değil, bir takım kim olduğunu bilmediğim zevatın izleme yeri oldğuydu. Halk nerede izliyordu? Bizim yürümekte olduğumuz yerde. Ne vahimdi benim için. Acayip tahtalardan yapılmış iki katlı bir platform vardı yanlış hatırlamıyorsam o zamanlar. İnsanlarına hakaret edercesine yapılmış. Ona da insanlar hücum etmiş doldurmuşlardı. Bizi tören yolu boyunca salmışlardı. İnsanlardan bir şey görmek çoğu kısa boylu arkadaş için bir hayaldi zaten. Bizim oraya getiriliş amacımız belliydi: kalabalık etmek. O zaman sorumun cevabını da kendi kendime yanıtlamış oldum sizinde gördüğünüz gibi benim benden akıllı okuyucum. Demek ki lise ne anne olabilir ne de baba. Sadece amirlerin verdiği görevi yerine getirmekle mükellef okul idarecilerinin çocuklara belli bir duygu ve düşünceyle yaklaşmasını beklemek hayal olsa gerek. Kaldı ki, orada boşluğunu hissettiğim bu yaklaşım farkı, bizzat egemen ideolojinin empozesinden başka bir şey de değil. Yani rejim için lüks değil zorunluluktu eksikliği duyulan. Ne komik.

Tören başladı, bando sesleri duyuldu. Geçenler geçti. Önce yayalar, sonra araçlar, uçaklar, helikopterler… Ama beni bir şey rahatsız edip durdu. Protokolün yanındaki o izleyici tribünü. Oradakiler de kadınlı çocuklu insanlardı. İçlerinde yaşıtlarım vardı. Daha küçükler vardı. Küçükken benim izlemek istediğim yerde onlar izliyorlardı. Bense bir lise öğrencisi olarak oraya zorla getirilmiş arkadaşlarımın yanında, istemeye istemeye başımızda duran lise öğretmenlerinin gözetiminde, korteji yarı görür yarı görmez tören alanın bir yerlerindeydim. Sonrasında ben de o istemeye istemeye katılmaya zorlanan gruba dahil oldum. Üçüncü kez de tüm dayatmalara karşın bir daha törenlere gitmedim oldu bitti.

Aradan geçti onca sene benim canım okuyucum. TV'nin karşısında bunları unutmuş törenleri izliyorum. TRT spikeri 2007 yılının bu 29 Ekiminde on binlerce vatandaşımızın töreni izlemek için alanı doldurduğunu söylüyor ama kameralar ısrarla onları göstermiyordu. Bu durum dakikalarca devam etti durdu. Artan merakımın üzerine halkımız görüntüye gelince bayram sevincim ve heyecanıma bir şeylerin olduğunu anladım. Yahu bizim cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki Ankara Tandoğan mitinginin yüzde biri etmez bu kalabalık dedim önce. Acaba TRT o zamanlar katılımı nasıl duyurmuştu ki; bu on binlerse... derken beni rahatsız eden şeyin o olmadığını anlayıverdim.

Neredeyse aradan geçen 15 seneye rağmen kendimi o tören alanında buluverdim. Hiçbir şey değişmemişti, ben hariç. O zaman hoşa gitmeyen bir şeylerin olduğunu anlamış ama ifade edememiştim. Sonra okul okuduk. Görgümüz bilgimiz arttı birazcık. Tören alanı gibi aynı yerde kalmadık yani. Mesela “cumhur”un “halk” olduğunu, cumhuriyetin halkın kendi kendini yönetmek olduğunu, cumhuriyetin temelinin "ferdiyetçilik" yada en azından Fransız İhtilali ile ortaya çıkan evrensel değerlerin olduğunu ders kitaplarının ötesinde anlama olanağı yakaladık. Bunlar aklımdan geçtikçe engel olamadığım bir rahatsızlığa kapıldım. Yüzüm ekşidi. Canım sıkıldı. Halk için yapılan resmi törende halkın yeri neydi? Halkın önemi neydi? O topun, o tankın sahibi kimdi? Orada ayaklarını rap rap vuran Mehmetçiğin ana babası kimdi? Protokol tribünün yanında oturan o ayrıcalıklılar bu vatanın gerçek sahibi miydi? Törendekiler cumhurun başkanıyla onlara mı geçit yapıyordu? Peki oradaki halk neydi? Kalabalıktan başka ne yapıyordu protokolün karşı çaprazında? Bu bayram cumhurun mu yoksa protokol ve kim olduklarını ne olduklarını bilmediğim şanslı azınlığın mı?

O halde benim anlayışlı okuyucum, siz söyler misiniz; bu tören gerçekten Cumhuriyet Bayramı töreni mi?

Son söz: Halka yapılan saygısızlığa son verilmediği müddetçe ben bu törenlere katılmam diyor, tüm Ulusumun Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.

17 Ağustos 2007 Cuma

Flaş Flaş... İstenmeyen Misafire Son!

Benim canım okuyucum,


Ben her telden yazabilirim. Yeterkine bi okuyan olsun. Hatta görülebileceği üzere kimse okumasa bile yazarım.


Neden? Çünkü kendi kendine konuşana deli derler, yazana değil. Ayrıca bu çifte standarda da karşı olduğumu belirtmeden edemeyeceğim. Ben de deli olamaz mıyım? Bilakis atasözü mantık geleneğinden benim katmerli deli olmam da gerekebilir. Neden? Çünkü söz uçar, yazı kalır.


İyi de insanoğlu bir yandan ayağını yerden kesmek için inanılmaz çabalara girmiyor mu? Giriyor. Ama bir yandan da sözü hakir görüyor. Neden? Çünkü uçuyormuş. Sen uçmak için yapmadığını bırakmıyorsun. Madem uçuyor diye hakir görüyorsun Amerika'ya da yüzerek gidersin o zaman. Millet gidiyor Mersin'e biz gidiyoruz tersine! Adamı zorla konuşturuyorlar yaaa…


Eeeee nerede kalmıştık ha, kendimi övmeyi pek sevmem ama benle her konu konuşulur. Mesela sağlık; mesela insanın canının istemediği durumlarda kaldığında ondan kurtulma yolları! Yaaa…

Bu yazımda size istenmeyen misafirden kurtulma yollarını öğreteceğim benim değerli okuyucularım. Bu yazıyı dikkatle okuyarak istenmeyen misafirlerden "sağlıklı" bir şekilde kurtulabilirsiniz.


Olay şudur. Genelde gözünüz seğirince ne olur? İçinize sıkıntı düşer. Anaaam misafir gelecek herhalde gözüm seğiriyor dersiniz. Değil mi? Ve az sonra kaçınılmaz olan gerçekleşir. Koltuğa yayılmış don atlet oturuyor ve karnınızı kaşıyorken, dahası evi de pislik götürüyorken ve dolapta da yiyecek hiçbir şey yokken zil çalıverir. Ama tabii ki siz bunu bekliyor olursunuz. Sinyali almış ama kötüye yormayayım da çıkmasın demişsinizdir. Kapıya süzülürsünüz. Kapıcı yada satıcı olması tek dileğinizdir. Ama hayır. Neden? Çünkü göz yanılmaz. Seğirdi mi iş bitmiştir. Bu da atalardan kalma bir inanıştır. Zati bizim atalarımız da öyle boşa inanmazlar. Hey gidi heyyy….


İşte okuyucum sizi bu durumdan kurtarmak boynumun borcudur. Bilim ve teknolojiyi sıkı markaja almış biri olarak bu haberi gördüğümde okuyamamış olanları yada okuyup da durumun önemini kavrayamamış olanları bir dürtükleyeyim ve üzerime düşen aydın sorumluluğunu yerine getireyim dedim.


Bugün adlı gazetenin haberine göre gözünüz seğirince bu vücudunuzun magnezyum ihtiyacı olduğu anlamına geliyormuş. Anlamına "da" geliyormuş demek daha doğru olur. Misafir geleceğini saymamış gazete.


O halde sonuca gelebiliriz. Misafirin zamansız geleceği tuttu. Onu da siz bilmiyorsunuz ama gözünüz durumu hemen çaktı ve seğirmeğe başladı. Yani tehlike çanları çalıyor. Siz de hemen önlemini alıyorsunuz ve vücudunuzun ihtiyaç duyduğu magnezyumu alarak seğirmeyi ortadan kaldırıyorsunuz. Böylece iş tersine dönüyor. Ya işleri çıkıveriyor müstakbel misafirlerinizin yada bir anda gelmekten vazgeçiveriyorlar. İyi çözüm değil mi?


Yooo değil; çok iyi çözüm.


Peki nereden bulacağız biz bu Magnezyumu derseniz onu da söyleyeyim;

Deniz suyu, kaynak suları ve tüm yeşil bitkiler magnezyum taşıyormuş. Ispanak gibi yeşil sebzeler içerdikleri klorofilin yapısında magnezyum olduğu için iyi birer magnezyum kaynağı olarak gösteriliyor. Ayrıca kuru yemişler , tohumlar ve tüm hububatlar magnezyum içerirken muz, avokado, kakao, dil balığı gibi yiyeceklerde magnezyumun önemli kaynaklarındanmış.

10 Ağustos 2007 Cuma

Ankara'daki Susuzluk Üzerine Bir Kaç Söz

Firavunlar Dönemine Dönüş...

Ankara'nın suyu kalmıyor, adamlara soruyorsunuz takdir-i ilahi diyorlar. Onlara göre BAŞKANLARI SUÇSUZMUŞ.

Ankara'nın su borusu patlıyor, soruyorsunuz takdir-i ilahi diyorlar. ASO eski başkanı Zafer ÇAĞLAYAN boruzedeleri geziyor. Başkan dedi ya diyor; takdir-i ilahi...

Mağdurlar; evet diyorlar...

Bu durum ya sosyal demokrat bir belediye başkanı varken yaşansaydı ne olurdu? Ulema ne derdi? Ne derse doğru derdi. Ama şimdi niye susuyor? Onların diyemediğini ben diyeyim; çünkü onlar da başkanları İ. Melih GÖKÇEK ile aynı yerde, aynı durumdalar.

Yaşadığımız kuraklık Hz. Musa döneminde FİRAVUNun başına gelen kuraklığa benzemiyor mu? Dikkatinizi çekerse tüm dünya kuraklık yaşıyor tıpkı Türkiye gibi, ama susuzluğu en derinden yaşayan yer ANKARA. İnsan düşünmeden edemiyor… İktidarda kendini MÜSLÜMAN gibi gösteren FİRAVUNLAR mı var ve halk bunu bildiği halde kendi küçük çıkarları ve sapkın yaşamları için Müslümancılık oynayarak bu rezilliğe ortak mı oluyor…

Yani ALLAH'ın azabı aslında hak edenleri mi vuruyor?

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Merhaba Canlarım

Merhaba sayın ve sevgili okuyucum;

İçimde tutacağıma ben de kuyuya bağırmaya karar verdim

Yani içimde tutup ben düşüneceğime konuşayım okuyucu düşünsün

Komik bulduğum haberleri, fikirleri okuyucumla paylaşırım beraber güleriz dedim

Benzer şekilde acı, hüzün ve kederlerimi de paylaşmam gerekir değil mi?

Bunu bence birlikte yapmalıyız hem de daha fazla...

Yalnız olmadığımızı hatırlamak için, paylaşmak için;

Paylaşarak çoğalmak için...

İçimde tutacağıma kuyuya bağırırım kimse duymasa da bağırırım;

Olur ya duyarsanız ben de sizi duyarım,

Benim canımdan aziz okuyucum.

İşte kuyuya ilk diyeceğim şu:

Midasın kulakları eşşek kulağı :)